Minik Pati, yardıma gereksinimi olan evcil hayvanların sahiplendirilmesi düşüncesiyle yapılmıştır. Sokakta da olsa, tehlikelerden uzak biçimde, sağlıklı olarak yaşayabilen hayvanların ilanları sitede yayınlanmaz. İlan sahibi, veteriner, konaklama, aşı parası gibi adlar altında, alıcıdan ücret talep edemez.

Hikayeler

04/06/2007 Balıkçı'nın Kedisi -1-


Edi, annesini hiç tanımamıştı. Onu sokakta, bir duvarın dibinde kardeşi Büdü’yle birlikte bulan yaşlı balıkçı da bilmiyordu bu tekir yavruların annelerini. İki minik yavru görmüştü bir duvarın dibinde yaşlı bir adam olan Balıkçı. Birkaç çocuk başlarında durmuş merakla onları izliyorlardı. Yeni gözleri açılmıştı yavruların. Bu zavallıların birilerince sokağa bırakıldığını anlayan balıkçı onları alıp evine getirdi. İkisi de açlıktan durmadan miyavlıyordu. Onları beslemek için bir şırınga bulup, köyde ineği olan birinden de süt aldı Balıkçı. Yavruların ağzına şırıngayla süt akıtarak karınlarını doyurdu. Erkeğine Edi, dişi olanına da Büdü adını taktı. Edi’yle Büdü’yü dışarı çıkmasınlar diye büyükçe bir ambalaj kutusuna koydu.

Balıkçı yalnız yaşıyordu. Eşi ölmüş, tek kızı da evlenip başka bir köye gelin gitmişti. Kendi yemeğini yapar, çamaşırını elinde yıkar, yer yatağını her gün kendisi serer, kendisi kaldırırdı. Ağlarını akşamdan atar, sabahları erkenden kalkarak gider ve toplardı. Topladığı ağlarını gelip köyün rıhtımına yanaştırdığı kayığında oturup temizlerdi. Ağlardan temizlediği balıklarını köye gelen yabancılara satar ya da ilçe balıkhanesine gönderirdi. Ondan sonra da eve gelip ilkin yavrularının sonra da kendisinin karnını doyururdu. Onların karınlarını doyurduktan sonra uzun süre yavrularla oynar ya da onların oyunlarını izlerdi. Birkaç tane küçük plastik top almıştı köyün bakkalından onlar oynasın diye.

Yavrular öylesine güzeldi ki, büyüdükçe komşularının dikkatini çeker olmuşlardı. Balıkçının kendisine komşu olarak oturan amcasının kızı yavrulardan birini istedi. Balıkçı bu iki yavruyu ayırmak istemiyordu. Zaten annesiz büyüyorlardı, şimdi de kardeşsiz mi kalacaklar, kötü bir durum bu diye düşündü. Sonradan kız kardeşinin küçük oğlunun yalvarmalarına dayanamayıp, dişi olan Büdü’yü onlara verdi.

“Evlerimiz yan yana olduğu için yavrular birbirlerini her zaman görürler, ben onları buluştururum, sen kaygılanma dayı” demişti küçük oğlan. Bu da yavruları çok seven yaşlı adamın aklına yatmıştı.

Kısa zamanda Büdü’nün bir dahaki yıla büyüyüp doğuracağını biliyordu. Doğum sonrası kalabalıklaşınca bakımı zor olur diye düşünüp onu vermişti küçük oğlana; yoksa yavrulardan ikisini de çok seviyordu. Büdü’yü verdiğinin ertesi günü gözleri onu aramıştı. Edi de yalnızlığı yadırgamıştı ama Balıkçı onunla oynayıp bu durumu unutmasını sağlamıştı. Zaten yeğeni küçük Ünal söz verdiği gibi, kucağında Büdü’yle ilk günlerde sürekli gelip iki kardeşin birlikte oynamalarını sağlamıştı.

Edi üç aylık olduğunda balıkçının arkasına düşüp dışarı çıkmak istemişti. Dışarıları merak ediyordu. Pencerelerden bakıp, kendisinin yaşadığı bu küçük kerpiç evin dışında başka bir dünya olduğunu görüyordu. Balıkçı kapıdan çıktığında o da dışarıya fırlamıştı. Yaşlı adam onu içeriye sokmuş, ancak o, ağlarcasına miyavlamaya başlamıştı sahibinin arkasından. Balıkçı acıma duygusu çok olan bir adamdı. Kapıyı açıp yavruyu kucağına almış bir süre onunla insanmışçasına konuşup, Edi’yi sevmişti. Sonra içeriye bırakıp kapıyı kapattığında yeniden ağlamaya başlamıştı Edi. Balıkçı Edi’yi kapıdan dışarıya çıkarıp: “Ben gelinceye kadar buralarda gez bakalım” deyip onu sokakta bırakmıştı.

Balıkçı’nın evinin önünde Arap adında çok kocaman bir köpek dururdu hep. Bir zamanlar çoban köpeği olan Arap’ın sahibi dağdaki keçi sürülerini satmıştı. Köpek de dağlarda kendisi için iş kalmadığından köye gelip sahibinin komşusu olan Balıkçı’nın evinin önünde yatıp kalkmaya başlamıştı. Balıkçı ona kendisi için ayıkladığı balıkların bağırsaklarını, ara sıra da ekmek ve yemek artıklarını verirdi. Çok iri ve güçlü olan bu köpek kimseye zarar vermezdi. Edi, sahibi gez bakalım buralarda deyip kapının önüne bıraktığında Arap’ı ilk kez gördü ve çok korktu. Yatmış uyumakta olan kocaman köpeğe korkuyla bakıp,”bu uyanınca beni yer” diye düşünüp sahibinin arkasından kahvehanelere doğru koşmaya başladı. Balıkçı köy kahvelerine yaklaştığında köyün çocuklarından biri:

“Ne güzel bir kedi bu” deyip onu kucağına almak istediğinde Edi’nin bağırarak çocuktan kaçmasıyla Balıkçı arkasına dönüp bakmıştı. Bağıranın kendi kedisi olduğunu görüp şaşırdı. Edi de çocuktan kaçıp gelmiş ve balıkçının paçalarına sürtünmeye başlamıştı.

“Bu kedi senin mi Hüseyin aga?” diye sordu çocuk.

“Benim” diye yanıtladı onu Balıkçı.

“Bana verir misin onu?”

“Veremem”

“Niye, ben daha iyi bakarım ona?”

“Belki daha iyi bakarsın ama bana alıştı gördüğün gibi. Sen sevmek istediğinde de korkup ayaklarımın dibine sığındı.”

“Adı ne onun?”

“Edi.”

“Ne biçim ad o öyle, ‘kedi’ gibi?”

“Bu da kedi zaten” diyen Balıkçı kucağına aldığı kedisiyle kahvehanelere doğru yürüdü.

Fena alışmıştı Edi Balıkçının arkasından gitmeye. Sahibiyle kahvehanelere kadar gidiyor, onun oturduğu masaların altına uzanıp yatıyordu. Kahvehanedekiler rahat verse saatlerce sahibinin ayakları dibinde tembel tembel yatıp uyuyacaktı. Rahat vermiyorlardı onu orada uzanıp yatmış görenler. Önüne bir ip atıp küçük kediyi kandırıyorlar ve masanın altından çıkarıp onunla oynuyorlardı. Kahvehanedeki kedi severlerin eğlencesi olmuştu o.

Bir gün evden çıkıp, yine Balıkçıyla kahvehanelere gitmeye hazırlanırken kardeşi Büdü’yü gördü komşularının kapısının önünde. Balıkçı da Büdü’yü görmüştü. Gidip onu kucağına aldı ve bir süre severek yere bıraktı. Edi’ye dönüp:

“Bugün de kardeşinle oyna burada bakalım” dedi.

Edi sanki sahibinin ona söylediğini anlamıştı. Gidip kardeşine sürtünmeye başladı. İki kardeş kendilerinden geçercesine oynamaya, hoplayıp zıplamaya başlamışlardı. Edi aradan biraz zaman geçmişti ki Arap’ın ayağa kalkıp silkelendiğini gördü. Ne korkunç şey bu böyle diye düşündü. Kardeşi Büdü de aynı şeyi düşünmüştü. İki kardeş korkudan duvarın dibine büzülerek Arap’ın kendilerini bir lokmada yutacağından korkarak beklediler. Tir tir titriyordu Edi’yle Büdü. Arap onlara doğru bir adım attığında küçücük yürekleri durur gibi oldu. Dünyaya doyamadan bu koca çoban köpeğinin dişlerinin arasında ölüp gideceklerdi. Hele Arap, kendilerinin üzerine, o korkunç sesiyle havlayarak, yıldırım hızıyla geldiğinde ikisi de korkudan ölüme teslim etmişlerdi kendilerini. Yani, ölmeden mezara girmiş gibiydiler. Edi ne de olsa erkek olduğu için tüm korkusuna karşın kardeşinden daha cesur görünmek istiyordu ama ikisinin tek farkı Büdü öldüğünü kabul ederek gözlerini tamamen kapatmış Edi nasıl öldüğünü görebilmek için yarım açık tutup bakabilmişti. Arap’ın kendilerine değil de arkalarına doğru saldırdığını görünce o yana doğru baktı. Sivri dişlerini göstererek kendilerine doğru gelen bir köpek gördü. Arap onu ensesinden yakalayarak birkaç kez havada salladı ve yere bıraktı. Köpek ciyak ciyak bağırarak öyle bir kaçtı ki, arkasından kurşun atsalar yetişmezdi.


Büdü ne oluyor, niye bizi halen yutmadı bu Arap köpek diye düşünüp açtı gözlerini. Yıldırım gibi kaçan köpeği o da gördü. Gözleri Arap’ı aradı; o, hiçbir şey olmamış gibi eski yerine doğru gidip uzandı ve yattı. Arap bizi yiyecek diye bekleyen yavrular, onun kendilerini kurtardığını görünce çok şaşırmışlar ve bir o kadar da sevinmişlerdi. Gelen sarı köpek aç kaldığında ne bulursa yiyen cinsten bir hayvandı. Dağlarda yaşar, köye tavuk ve kedi yavrusu bulup yemek için gelirdi. Ona da bakan, karnını doyuran olsaydı böyle şeyler yapmazdı ama toplum tarafından itilmiş, horlanmış, çocuklarca taşlanmış, o da kızgınlıkla dağlara çekilmiş, civciv ve kedi yavrularını çalarak, aklınca, hem insanlardan öcünü alıyor, hem de karnını doyuruyordu.

Edi kendilerini kurtaran Arap’a doğru yaklaştı. Yine de bir korku vardı içinde, ama ona bir biçimde teşekkür etmek istiyordu. Kardeşi Büdü de kardeşini izledi o, Arap’ın yanına giderken. Edi biraz da kardeşine gösteriş yapmak istedi ve ne olursa olsun deyip Arap’ın yanına gidip ona yavaşça sürtündü. Koca köpek bu minik kedinin yaptığından hoşlanmıştı. Ağzını açarak güler gibi bir ses çıkardı. Daha sonra da, yanına gelip kendisine sürtünen iki yavruya burnunu sürterek karşılık verdi. Edi bundan yüz bulmuş, Arap’ın karnına yaslanıp yatınca kardeşi de aynı şeyi yaptı. Biraz sonra da koca köpeğin yumuşak tüylerinin arasında derin bir uykuya daldılar iki kardeş. Gittiğinden iki saat sonra evine dönen Balıkçı onları o halde görünce çok şaşırdı. Yavruları yavaşça kucağına alıp Büdü’yü amcasının kızına bırakıp Edi’yi kendi evine götürdü.

Edi altı yedi aylık kadar olmuştu. İrileşmişti. Havaların soğuk olduğu bir akşam üşüyüp uyandı. Balıkçının eski kerpiç evinde rüzgâr bir yandan girer öbür yandan çıkardı. Balıkçıya baktı yorganı başına çekmiş uyuyordu. Onun da kendisi gibi üşüdüğü yorgana sarınmasından belliydi. Edi yavaşça kalkıp Balıkçı’nın yanına gitti. Yorganı aralayıp yatağa girdi; sahibinin sırtına kendi sırtını dayayıp yattı. Hem kendisi ısınmıştı hem de yaşlı balıkçı. O geceden sonra ikisi hep birlikte yattılar, ta ki yaz gelene kadar.

Bu arada Büdü’nün, aynı kendisine benzeyen dört yavrusu olmuştu. Edi sık sık onların yanına gider biraz büyüyüp oynama başlayan yeğenleriyle güzel vakit geçirirdi. Annelerini bırakır kendisiyle oynardı yavrular. Anneleri onları yalayıp temizlemekten, karınlarını doyurmaktan yorgun düşerdi; dayıları olan Edi’nin böyle dertleri yoktu. Ayrıca, Büdü anne olduktan sonra biraz değişmiş daha ağır başlı olmuştu, çocuklarıyla oynamak onun tuhafına gidiyordu. Edi’nin bu oyun konusundaki tek yakınması, Balıkçı’nın amcakızının oğlu Ünal’dan kendisine oyun sırasının çok az gelmesiydi. Çocuk kedi yavrularıyla oynamaya başladığında karnının açlığını unutur, annesi zorla sofraya oturturdu onu.

Kış geçmiş köye bahar gelmişti. Baştan çağlalar çiçek açtı, ondan sonra da sırayla diğer ağaçlar çiçeklendi. Mis gibi kokuyordu bahçeler. Bu köyün baharına bayılmıştı Edi. Bir de denizi kirli olmasa derdi kendi kendine. Bu deniz kirliliğini de sahibi yaşlı Balıkçı’nın yakınmalarından öğrenmişti. Adamcağız, artık balığın az çıkmasından, türlerinin giderek yok olmasından yakınırdı.

“Tüm doğa kirleniyor ama en çok deniz zarar görüyor bu kirlilikten” derdi.

Gençliğinde çıkan balıkların bolluğundan ve çok çeşitliliğinden söz ederdi Edi’ye. O kadar çok söylemişti ki bunları, insanların söylediklerini anlamayan Edi, Balıkçı’nın yüzüne bakıp onun üzüntülü konuşmalarını anlar duruma gelmişti. Bir de konuşabilse; Balıkçı’yı ne kadar çok sevdiğini söyleyecekti ama bunu bir türlü başaramıyor, yalnızca sesini birkaç kez boğumlayarak miyavlıyordu sahibine. . .

Bir sabah, sahibinin hava alması için açık bıraktığı pencereden, asma ağacına atlayıp oradan da aşağıya indi. İskelenin yolunu tuttu. Orada çevreye bakındı Balıkçı’yı göremedi. Bekleyip, balıktan geldiğinde onu karşılamaya karar verdi. Sahibinin açık mavi renkli sandalını tanıyordu. Rıhtımda bir süre eğlendi. Sonunda Balıkçı’nın sandalıyla rıhtıma doğru geldiğini gördü. Edi’yi görünce şaşırmıştı yaşlı adam. Diğer kediler çok para etmeyen balıkları kendilerine attığı için balıkçıyı tanırlar, o gelirken rıhtıma koşarlardı. Edi’nin payını eve götürdüğü için onun gelmesine gerek yoktu rıhtıma.

“Senin ne işin var burada?” diye sordu ona. Sesini birkaç kez boğumlayarak yanıtladı onu Edi:

“Seni görmek için geldim” demek istiyordu sözde. Sandalını rıhtıma bağlayan Balıkçı sevgili kedisini sandala alıp onu kürek çektiği oturağın üzerine oturttu. Diğer kediler Balıkçı’yı çok sevmelerine karşın, içlerinden birini sandalına almasına biraz kırılmışlardı. Kendilerini de alıp oraya oturtmasını çok istiyorlardı. Ancak, tanımadıkları bu tekir kedinin yaşlı adamla birbirlerini ne denli sevdiklerini; onların kış boyunca koyun koyuna yatıp birbirlerini ısıttıklarını bilmiyorlardı. Balıkçı tüm kedilere izmarit, ispari, lapina gibi az para eden balıklardan bolca attı. Tekir, istavrit gibi küçük ve bugün ağlarına takılan bir karagöz iki de büyük mezgiti rıhtımda ağlarını temizlemesini bekleyen alıcılarına sattı. Bu arada Edi’ye bir şey kalmamıştı. Kedicik üzülmüştü, öyle çok seviyordu ki balığı, ne kadar çok yese de tadına doyamıyordu. Her gün dört gözle sahibinin koltuğunun altında balık tablasıyla eve gelişini beklerdi. Balıkçı hem kendi yiyeceği balıkları, hem de Edi’nin payını koltuğunun altında bir tablayla her sabah eve getirirdi. Çok kez Büdü’ye de verirdi tuttuğu balıklardan.

Bugün niye böyle yaptı Balıkçı diye düşünüyordu Edi. Yaşlı adam ilkin kedisini rıhtıma çıkarıp arkasından da kendisi çıkarken, güvertenin altından bir tabla çekip çıkardı. Kendisi çıkmadan rıhtıma bıraktığı kabın içerisinde iri iskorpitler vardı. Balıkçı bunların çorbasını çok severdi. Zehirli dikenleri olduğu için iskorpitleri güzelce bir tulum çıkarır, dikenlerini çöpe atar bağırsaklarını Arap’a verirdi. Çakısıyla löp etlerinden kestiği birkaç parçayı Edi’ye, onun balık ayıkladığını görüp gelmişse eğer Büdü’ ye de bu beyaz etlerden bolca verirdi. . .

Eve gidip, Edi, Büdü, Arap ve daha sonra da Balıkçı, karınlarını bir güzel doyurdular iskorpitlerle. Kayığa binmek Edi’nin çok hoşuna gitmişti. Birkaç gün sabahları erkenden kalkıp Balıkçı denizden ağlarını kaldırmaya giderken o da peşine takılıp sandala atladı. Geç kaldığı bir sabah yine Balıkçı’yı rıhtımda beklemeye gitti. Rıhtımda canı sıkılıp iskeleye doğru yürüdü. En ucuna kadar gidip orada beklemeye karar verdi sahibini. İskelenin en ucundaki babaların yanına gidip birinin üstüne çıkarak oturdu. Edi, Balıkçı’nın gelecek olduğu yöne doğru bakarken yaramaz bir çocuğun itmesiyle denize düştü. Çok korkmuştu. O güne değin hiç girmemişti denize, nasıl yüzülür bilmiyordu. Çocuk onu denize ittiğinde biraz derine doğru inmiş, daha sonra da çabalayarak suyun yüzüne çıkmıştı. Ayaklarını oynattıkça ileri doğru gitmeye başladı. Çok rahat yüzebiliyordu. Biraz üşümüştü ama boğulmadan kıyıya değin yüzebildiğine sevinmişti. Rıhtıma kadar gittiğinde iyilik seven bir adam onu sudan alıp rıhtıma koymuştu. Çocuğa bağırıp azarladı yaptığı bu kötü davranıştan dolayı adam, Edi kendisine bunu yapanın kim olduğunu anlamak için baktığında, yavruyken onu sahibinden isteyen Zıpır Ali olduğunu gördü. Kıskançlıktan yaptı demek Balıkçı beni ona vermeyince diye düşündü. . .

Yazın Edi’yi ağ kaldırmaya giderken sürekli götüren Balıkçı, havalar soğuyalıdan beri onu yanında götürmüyordu. O da çok erken kalkmayıp balıkçının geleceği saatlerde iskeleye iniyordu. O gün hava çok sertti. Fırtınaya yakın bir poyraz, Edi’yi iliklerine dek üşütmüştü. Nasıl olsa biraz sonra gelecek diye rıhtımdaki teknelerin bağlandığı bir babanın siperinde bekliyordu. Her zamanki geliş saati geçtiği halde yine gelmemişti Balıkçı. Havanın sert olduğunu göz önünde bulundurup onun gecikmesinin doğallığına karar verdi Edi. Bir süre daha meraklanmadan bekledi. Yine gelmemişti yaşlı adam. Nerede kalmış olabilirdi ki?

Öğle olduğu halde gelmemesi Balıkçı’yı tanıyanları telaşlandırmıştı. Amcakızının oğlu Ünal, diğer balıkçılara soruyordu dayısını görüp görmediklerini. Biri görmüştü içlerinde. Dip ağlarından biri takılmış, onu kurtarmak için uğraşıyormuş Balıkçı, adamın söylediğine göre. Adamın yardım önerisine karşılık, da, “ben hallederim sen git,” deyip onu yolundan alıkoymamıştı.

Akşam olduğunda da onun gelmediğini gören diğer balıkçılar birkaç kayıkla birlikte onu aramaya gittiler. Döndüklerinde ne kendisini ne de sandalını bulabildiklerini söylediler. O gece sabaha dek iskelede soğuktan tir tir titreyerek bekledi sahibini Edi. Sabahın ilk ışıklarında da umudunu kesip, yorgun ve uykusuz, Balıkçı’yla birlikte yaşadığı eski kerpiç evlerine döndü.


Devam edecek...
Hasan ÖZTÜRK
editor@minikpati.com

Tüm Hikayeler